15 Ocak 2013 Salı

BİR MUCİZE MASALI / İlhan İrem



ince bir buzun üzerinde yürürken gördüm onu.    
Sırtındaki cüppe mi, pardesü mü seçemedim…
Başında da sarık var gibi geldi.
Galiba düşüncemin oyunu hepsi… Yarattığı hissiyat yüzünden olabilir.  Emin değilim.
Ama ince perdah sünnetli bıyıkları taa uzaklardan bile seçiliyordu.
O yürüyordu… Şehrin nerdeyse yarısı arkasında, hep birlikte bağırış – çağırış yokuşu tırmanıyorlardı.
Yokkk, aşağı doğru iniyorlardı galiba!  Geri geri mi gidiyorlardı? Hayal mi görüyordum?
Gözlerimi kıpıştırdım… Silkinmeye çalıştım. İç içe geçmiş film kareleri gibi, görünenle asıl gerçek birbirinin içinde yırtılan zihin geçişleri yaratıyordu.
İki günlüğüne geldiğim bu uzak diyarda eski bir dostla kırmızı şaraplı güzel bir öğle yemeğinin ardından, havalimanına gitmek için restoranın kapısına çıktığımız an insan seli ile burun buruna geldik.
O en önde yürüyordu. Ardında diğerleri…
Öfkeli ve delici yan bakışlarla kendi dünyalarına doğru çığlıklanıyorlardı.
Coşkuyla başkentin buzlu caddelerinden yukarılara yürüyen güruh, hiç bilmedikleri bir başka boyutta aşağıya doğru kayıyordu. Bu bir yanılsama olabilir miydi?
Can’a sordum;
- Sen de görüyor musun?
- Neyi?
-Bir tuhaflık yok mu? Geri geri gidiyorlar.
-Nasıl?
Zen bahçelerimin oyunuydu demek… Sustum.
Evet geriye doğru kayıyorlardı… Ve ben bunu somut olarak görüyordum.
Önceleri belirsiz küçük toz kaldırmalar…
Sonra yıkılan korku duvarlarının üzerinden giderek daha derin boşluklara düşüşler.
Merdivenler… Birileri çıkarken, birileri nereye iniyordu?
2012’nin son günlerinde neler oldu?
Maya takviminin bilinç dönüşümü uyuyan algılarla temasa geçmiş olmasın sakın!
Can omuzuma dokundu, irkildim.
-Sokakta taksi durağı var, gel binip alana gidelim.
“Nereye gidiyor bunlar?” dedim.
“Boşver” dedi, “herhalde miting var.”
-Miting değil bu, başka bir şey. Çok kalabalık.
-Boşver, gel uçağı kaçıracağız. Vardır bir şeyler, bizi ilgilendirmez. Gidelim.
“Merak ettim” dedim. Ve bunu söylediğim anda içimden “eyvah!” diye yanıtladım kendimi. Red Kit yeni bir maceraya ilk adımını attığında Düldül’ün kaygılanmasına benzedi, bu ‘serüvene istekli eyvah.’
Hiç orada değilmişiz gibi, çook uzaklardan belli belirsiz izlemeye başladık yürüyenleri.
Can yanımda sinirle söyleniyordu; “Ya İlhan, her zaman böylesin. Aklına eseni yapmandan bıktım. Koç gibi uçak kaçtı, gitti.”
İlerlemeye çalışan araçlardan, helikopterlerden, damlardan, teraslardan, balkonlardan kameralar çekiyordu… Ve yüzlerce gazeteci, fotoğraf makineleri, flaşlar…
Konvoy giderek daha kalabalıklaşıyordu. O en önde mağrur.
Pankartlara ilişti gözlerim; “Büyüksün”, Kurtarıcı  Sultan Han”, “Bu Ülke seninle gurur duyuyor”
Sevenleri yaklaşık bir kilometre geriden takip edebiliyordu…. Liderleri, beşbin kişilk bir koruma ordusunun odağında, halkıyla birlikte yürüyordu.
Meydanda, snaypırların dört bir tarafında mevzilendiği bir otobüsün üstündeki kürsüye çıktı.
“Beeenn!” dedi. “Seçilmiş Sultan Han… Son Kurtarıcı. Allahın bu topraklara gönderdiği bir armağan. Bu  ülke için, Dünya için tek umut benim. Dünyaya barış getirmek için seçildim. Size bugün mucizelerimi göstereceğim. Halâ gerçeği göremeyen biçareleeer bugünnn anlayacaklaar!”
O an bağlantıyı kurdum. Temel atma, tesis açma törenlerinde kullandığı makaslar, kestiği kurdeleler, kutsal emanet gibi çerçevelenip saklanıyormuş. Gazeteler yazmıştı hep. Demek bu yüzden…
Otobüs ağır ağır bir başka yöne doğru hareket etti. İnsanlar peşinde. Ağlayanlar, şarkılar, marşlar…
Uzaktan izlemeye devam ettik. Arkadaşımı da bir merak sarmış, şaşkınlıkla bakınıyordu.
İki saatten fazla yürüdük.
Bir stadyuma girdi otobüs… Kalabalık oluk oluk stada akıyordu.
Uzun araç konvoyu, koruma ordusu, kameralar, medya ve insanlar tıklım tıklım dolu stadyumun son kalan boş yerlerine ve çim sahaya sızıyordu. Kış alacasında yaz güneşi gibi aydınlatılmıştı stadyum.
Orta yuvarlağa dev bir sahne kurulmuştu. Otobüs platformun arka tarafına yanaştı.
Dev led ekranlarda sultanın icraatlarının filmleri vardı. Görüntüler peşpeşe geliyordu ekranlara…
Yurt gezisinde bir işçi vatandaşın ve annesinin hatırını sorarken…
Uluslararası  bir yazara haddini bildirirken…  Aynen sanatçılara da gereken ilgiyi gösterirken…
Diziler, tarih, yönetmenler, heykeller, öğrenciler, öğretim görevlileri, bilim insanları, hepsi sırayla parlayıp geçiyordu ledlerden… Bir başka ekranda dönemin aynası olan özdeyişleri akıyordu…
Stadyumun içinde yüzbin kişiden fazla insan vardı… Dışarıda çok daha fazlası. Dış duvarlara konmuş ekranlardan stadın çevresine toplanmış kalabalığa da yayın yapılıyordu.
Birden bütün stadyum tempo tutmaya başladı;
“Suultan biiize mucizeni gööster.” “Suultan biiize mucizeni gööster.”
Gök gürültüsü gibi bir tezahurat altında, başı kalkık, gözleri gökyüzünü tarayan vakur adımlarla sahneye yürüdü. Kürsüye, mikrofonun yanına geldi.
Bu kez gözlerim beni yanıltmıyor… Üzerinde siyah,  uzun bir kaftan, elinde de asa vardı.
Alkışlar ve çığlıklar dakikalarca sürdü. O da sahnenin ortasında seçim posterlerindeki fotograflar gibi, başı bulutlarda öylece durup bekledi. Sahnenin arka tarafında büyükçe bir tahta paravan vardı.
Sonra sağ elindeki asayı üç kez yere vurdu. Ses hoparlörlerden yankılandı… ellerini havaya kaldırdığında herkes bir anda sustu. Koca stadyumda sadece çekim yapan kameraların sesi, bir de daha uzaklardan ülkelerine kendi dillerinde yayın yapan spikerlerin anonsları duyuluyordu; “Flaş flaş flaş… Sultan, ülkesi için ve Dünya barışı için seçilmiş bir lider olduğunu açıkladı. Birazdan kutsiyetini kanıtlamak için mucize gösterecek!”
Sultan, ikinci hecelere vurgu yaparak ağır ağır konuşmaya başladı;
“Sessiz olun ve sadece izleyin. Şimdi bir mucizeye tanıklık edeceksiniz. Ne mutlu bu topraklara ki, gökler gerçek bir kurtarıcı gönderdi bir asır sonra.”
Stadyumda çıt yoktu… Ağlayan kadınların hıçkırıkları duyuluyordu. Sultan devam etti konuşmaya;
“Aranızda yürüyemeyen biri var mı?”
Koca stadyumda uğultular dalgalandı. Ortalardan bir yerden biri seslendi. “Var! Ninem burada. Doksan  yaşında… Koltuk değneksiz yürüyemiyor.”
Ara yoldan, iki-üç kişi birlikte güç bela sahnenin önüne getirdiler kadıncağızı… En önde oturan birkaç kişinin daha yardımıyla sahneye çıkarttılar .
Sultan, sahnede koltuk değnekleriyle zor ayakta duran nineye bir mesih edasıyla buyurdu;
“Sen, kadın! Şu paravanın arkasına geç.”
Kadıncağız ağır ağır sahnedeki ahşap paravanın arkasına geçti.
Son Kurtarıcı devam etti konuşmaya; “Sevgili vatandaşlarım, aranızda başka bir derdi olan, mesela konuşamayan, konuşma güçlüğü çeken biri var mı?”
Kısa bir sessizlikten sonra, kalabalığın arasından cılız bir ses duyuldu; “B.. be.. ben… Va.. var.. varım. Kk.. kkonu… şşa.. mı.. mıyy.. yo.. yorum.”
Kurtarıcı; “Gel sen de kardeşim, sen de geç paravanın arkasına.”
Sinek uçsa kanatlarının sesi duyulurdu… Stadyumdaki yüzbin kişi, dışarıdaki milyonlar ve canlı yayını tüm dünyada ekranlardan izleyen milyarlarca kişi nefeslerini tutmuştu. Alanda bir merak uğultusu…
Yaşlı kadın ve kekeme adam paravanın arkasındaydı.
Sultan asasını ahşap platforma vurdu… “Susun!” dedi. Elinde mikrofon, paravana doğru döndü;
“Sen, kadın” dedi. Koltuk değneklerinden birini paravanın üzerinden bizim bulunduğumuz tarafa fırlat.”
Taaak! Paravanın arkasından sahneye bir koltuk değneği uçtu…
Alkış, kıyamet!.. Kurtarıcı eliyle susturdu gürültüleri, konuşmaya devam etti;
“Kadın! Şimdi öbür koltuk değneğini de fırlat bizden tarafa.”
İkinci koltuk değneği de paravanın üstünden gürültüyle sahnenin zeminine düştü.
Ön sıradakiler rock konserinde gibi huşu içinde kendilerinden geçmiş başlarını sallıyorlardı.
Uğultuları ve alkışları susturdu son kurtarıcı ve paravanın arkasına tekrar seslendi;
“Ve senn kekeme, konuş!”
Çıt yoktu… Sanki bütün stadyum buz kesmiş bekliyordu.
Sultan bir kez daha seslendi;
“Sen! Kekeme, sana diyorum… Konuş! Konuşabilirsin.”
Paravanın arkasından adamın sesi duyuldu;
“Ka.. Kka.. Ka.. Kadın dü.. dü.. düş…düştü!”
İlhan İREM
Odatv (12 Ocak 2013)
http://www.odatv.com/n.php?n=bir-mucize-masali-1201131200

Yazılı medyada yazarın izni olmadan yayınlanamaz..

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.